Ahmet amca, dükkanının tahta kapısını her sabah saat sekizde, sanki çok değerli bir mücevherin kilidini açıyormuş gibi titizlikle açardı. Dükkânı, tarihi geçip gitmiş eski eşyaların, tozlu lambaların, mekanik saatlerin ve lambalı radyoların oluşturduğu nostaljik bir mabetti. Mahalleli buraya "Ahmet Amcanın Hurdacısı" derdi ama içerideki her nesnenin bir hikayesi, yaşanmış bir geçmişi vardı.

O gün, dükkanın en ücra köşesinde, üzeri kalın bir kadife örtüyle örtülmüş gizemli bir nesne dikkatini çekti. Yıllardır orada duruyordu belki de; ama Ahmet amca o sabah ilk defa fark ediyordu sanki. Örtüyü kaldırdığında karşısında pirinç detaylı, ceviz kaplama, 1950'lerden kalma devasa bir Telefunken radyo duruyordu.

"Bakalım seni hayata döndürebilecek miyiz ihtiyar?" diye fısıldadı kendi kendine.

Radyoyu masasına taşıdı, fişini taktı ve arkasındaki lambaların ısınmasını bekledi. Birkaç saniye sonra, hoparlörden hafif bir cızırtı ve ardından tüplerin ısınmasından kaynaklanan o tatlı, derin uğultu yayıldı. Ahmet amca radyonun çevirmeli düğmesini yavaşça çevirip frekansları aramaya başladı. İstasyonlar arasında geçiş yaparken, geçmişin sesleri odanın içinde yankılanıyormuş gibi hissetti.

Tam o sırada, frekans tam ortada sabitlendi ve radyo birden netleşti. Ancak çalan ne bugünün popüler şarkılarıydı ne de bilindik bir haber bülteni. Radyodan, 1960'lı yılların İstanbul’unu anlatan neşeli bir tangonun ezgileri dökülüyordu. Ve daha da tuhaf olanı, spikerin sesiydi:

“Sayın dinleyicilerimiz, bugün 14 Ekim 1965... Boğaziçi'nde lodos etkisini sürdürüyor...”

Ahmet amca donakaldı. Takvim yaprakları 2026 yılını gösteriyordu. Eli ayağı titreyerek radyoya yaklaştı. Frekansla oynamak istedi ama parmakları havada kaldı. Spikerin sesi devam ediyordu:

“Şimdi stüdyomuzun penceresinden batan güneşe bakan, adını yıllardır kalbine mühürlemiş o kadim dosta, tüm şarkılarımız armağan olsun...”

O an Ahmet amcanın kalbi tektti. Bu ses... Bu ses, yıllar önce kaybettiği, gençlik yıllarının en büyük aşkı Müjgan’ın sesiydi. Müjgan, o yıllarda amatör olarak mahalle radyosunda programlar yapardı. Ahmet amca gençliğinde ona olan sevgisini bir türlü söyleyememiş, içindeki o eksiklikle bir ömür geçirmişti.

Heyecandan gözleri dolan Ahmet amca, mikrofonu olmasa da radyoya doğru eğildi ve titreyen sesiyle konuştu:

"Müjgan... Buradayım. Seni hâlâ unutmadım."

Radyodaki müzik bir anlığına durdu. Spikerin nefes alışını, şaşkınlığını sanki odanın içinde hissediyordu. Ardından radyonun içindeki lambalar şiddetli bir şekilde parladı, hafif bir kıvılcım çıkardı ve cihazdan derin bir sessizlik yayıldı.

Ahmet amca aceleyle radyoyu inceledi; tüplerden biri tamamen yanmıştı. Radyo susmuştu.

Gözlerinde yaşlarla tebessüm etti. Dükkanın kapısına vuran hafif sabah rüzgarı, içeriye sonbahar yapraklarıyla birlikte sanki uzaklardan gelen bir melodi taşıdı. Zaman belki geçmişti ama bazı frekanslar, kalbin en derin köşesinde sonsuza kadar açık kalıyordu.